Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘dervis’

Ey Derviş…

310403_10151582169188185_594486435_nEy Derviş;

Gördüm ki gönlünü harab ediyorsun,

Etme

Canıma Canan gerek, vuslat istiyorsun,

Acele isteme

Dervişe yolu üzre seyran gerek

Pir aşkına hem yanmak hem yandım dememek gerek

Aşıklara vuslat, Harabatilere aşk gerek.

Reklamlar

Read Full Post »

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onsekizincisidir.

Zâtının nurundan nur-i evveli halkeyleyen, cümle kâinatı envâr-ı ilâhîyesiyle tezyin eyleyen, nuruna muhatab hazret-i insanı halkeyleyen, nuruyla insanı pür nur eyleyen, âhirde nurunun itmamına kulunu şâhid eyleyen, şehâdet nuruyla cemâlinin nurunu kullarına bahşeyleyen esmâ-ı ilâhîyesinin ve kelâm-ı sübhâniyesinin ve habîbinin nuruyla pür nur olan sırât-ı müstakimini bizlere şeriat, tarîkat, hakikat ve ma’rifet râhı olarak ihsan eyleyen Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Kemâl, ve tekaddes Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâ olsun. Bu hamdin nuruyla gönüllerimiz pür nur olsun.

İnsanlığı zulmetten nura, gamdan sürura, firkatten huzura ve vuslata vesile kılan Cenâb-ı Hakk’ın nurunun mazharı, yaradılan ilk nur, yaradılmışların nurunun nuru, nurun âlâ nur sırrının kandil-i süreyyası, beşir ve nezir, sirâcen münîr, misbah-ı sudûr, gözlerimizin nuru, kalblerimizin sürûrü Efendimiz(sav)’e Cenâb-ı Hakk’ın nuru adedince salât ve selâm olsun. Bu salât ve selâmın nurundan âline ve ashâbına ve etba’ma dahî ikram olunsun.

Gözümün nuru, Cenâb-ı Hakk’ın bu fakîre ihsânı, İhsan Efendi oğlum, Esselâmu aleyküm.

Hak Teâlâ nurunu ziyâde eylesin. Kur’ân-ı Kerîm ve kelime-i tevhîd ile kalbini pür nur eylesin. Nurunla Efendimiz’in nurunu bir eylesin. Cenâb-ı Hakk senden râzı olsun.

İhsan Efendi oğlum, her geçen gün hem hizmetin hem bu hizmete binaen evrâd ü ezkârın artacak. Derler ya, Cenâb-ı Hakk, dağına göre kar verirmiş. İnşâallah bu kar Efendimiz(sav)’in buyurduğu gibi günahlarımızı temizleyip götüren kar suyu gibi olur. Bu da yanımıza inşâallah kâr olarak kalır. Zaten kişi hizmet edebilmek için vird ve zikre muhtaçtır. Çünkü ibadet, zikir ve mücâhede dervişin azığı gibidir. Azık olmadan yola çıkılmayacağı gibi ibâdât ü taat olmadan hizmette muvaffak olmak mümkün değildir. Hele dervişin zikri onun için nefes almak gibidir. Allah muhafaza, kişi taatsiz ve ibadetsiz hizmet etse belki insanlar ondan istifade eder fakat kendisi mânen iflasın eşiğine kadar gelir. Cenâb-ı Hakk’a boyun eğecek, itaat edeceksin ki, kulların hizmetini dimdik ayakta kalarak göresin. Eskilerin tabiriyle taatta dâim olacaksın ki hizmetle kâim olasın.

İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk verilmiş olan Vird-i Settar ‘ın sırrına ve feyzine eriştirsin. Ma’lûm, Vird-i Settar’ın söylenildiği gibi sabah namazından sonra okunması âdâbdandır. İstersen sabah namazını edâ eyledikten sonra ma’lûm sünnet tesbihâtını yaparsın, dua meyânında Vird-i Settar’ı okuyabilirsin. Yahut Âyet el-Kürsî okuduktan sonra doğrudan Vird-i Settar’a da başlayıp okuyabilirsin. Çünkü virdin sonunda otuz üç Sübhânallah, otuz üç elhamdülillah, otuz üç Allahuekber sünnet tesbihat vardır. Her ikisi de caizdir. Belki ileride mürşidin sana sabah namazı sonrası tesbihat verirse bunlardan sonra Vird-i Settar’ı okuman, dua yerine de kâim olduğundan daha iyi olur. Vird-i Settar çok bereketli bir evrâddır. Evrâd-ı şerîfeler büyüklerin kendi başlarına ictihad ettikleri ve böylece intihâb(seçerek, toplayarak) ettikleri dua kitapları değildir. Seyr u sülûkün kemâlinde ve neticesinde Hakk’a vâsıl olan bu zâtlara Hak Teâlâ kendisinin vâsıl olma sırrını sâliklerine tebliğ eylesin ve böylece bendegânı irşad eylesin deyu ihsanda bulunmuştur. Onlar dahî bu tevhîd ve irfan mektebinde talihlerine bu dersleri okutturmaya mezun olmuşlardır. İşte Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri bu izn-i ilâhîyeye tam ve kâmil olarak mazhar olmuş kitab sahibi zâtlardandır. Dünyanın dört bir tarafında Vird-i Settar okunmakta. Bu vird ile meşgul olanlar Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olma yolunda mesafe almışlardır. Allah cümlesinden razı olsun. Himmetleri üzerimize sayebân olsun.

İhsan Efendi oğlum, mânâda gösterilen o çocuklar senin veled-i kalbindir(kalb çocuğundur). Allah mübarek eylesin. Zîrâ hem bir değil üç çocuk zuhûr etmiş, erkek evlâd olması da ayrı bir sırdır. Oğlum, dervişlik mesleğine giren kişi âdetâ şeyhiyle mânen nikahlanır ve iki kalbin nikâhlanması neticesinde bazen erkek bazen kız çocuğu zuhûr eder. Buna veled-i kalb denir. Veled-i kalbin ahvâlini sana mürşidin âlem-i mânâda sırrıyla anlatacaktır. Şimdi bu satırları kaleme alan fakire yardımcı olan Abdullah kardeşim bu mevzulara âşinâ değil. Ol sebebden teferruatına girmek şu an için mümkün değildir. Zaten meşâyih hazerâtı da bu mevzu’u pek satıra getirmemişler. Halden hale kalbden kalbe bir alışveriştir vesselâm.

Bu mânevi nikâhtan çocuk olmayabilir. Veyahut zât-ı âlinizde olduğu gibi birkaç çocuk da olabilir. Bu, dervişin kabiliyetiyle alâkalı olduğu gibi aynı zamanda bir nasîb işidir. Her halükârda dervişe lâzım olan rıza kapısında isbat-ı vücûd edip, kanaat üzre teslimiyetle sülûkuna devam etmektir. İnşâallah Cenâb-ı Hakk size mürşid olmayı nasîb edecek. Bu haber size müjde gibi de gelebilir, mahzun olmanıza da vesile olabilir. İkisi de doğrudur. Çünkü her mürşid müridinin irşada mezun olmasını ister. Her hocanın talebesini hoca olarak görmek istemesi gibi. Amma mes’ûliyeti, hizmeti ağırdır. Çünkü en zor hizmet insana hizmettir. Bu veled-i kalb(kalb çocuğu) elbette çocuk kalmaz. Çocuk nasıl yaşar, büyür, kalb çocuğu da belli bir kemâle erer. Yalnız bedenî birleşmeden vücûda gelen çocuk gibi değildir. Bedenin ölümü vardır. Bu mânânın ma’rifet meyvesi olan çocuğun ölümü yoktur. Sırrı vardır. Tefekkür et. Bu kadar kâfidir. Ancak şu kadarını ilâve edeyim ki, evliyânın sırrı ile bu kalb çocuğunun alakası erbâbına malûmdur.

Hatırıma gelmişken bir malûmat daha arzedeyim, belki ileride sizden feyiz alan zâtlara bu terbiye sahasında hizmet ederken lâzım olur. Kalb çocuğu kız olursa seyr u sülûkunu tamamlayacağına lâkin başka kişiye seyr u sülük yaptırmaya henüz izin olmadığına işarettir. Amma Allah Teâlâ’nın acayip tecellîleri vardır. Hani nasıl biz dünya hayatında evlâd ediniyoruz veya evlatlık alıyoruz. Bazı kimselere başkasından doğan çocuğun vesayeti verilir ve böylece o kişi çocuk sahibi gibi olabilir. Yolumuzda bu nev’î haller de vardır. Seyr u sülük dışarıdan bakılarak anlaşılan yollardan değildir. Dâhil olanın aldığı zevkin ise ta’rifi mümkün değildir. Ne acayip şeydir ki fakîr de aynı esmâda şeyhimden veled-i kalb sahibi olunduğuma müjde almış idim. Hatta fakîrinki dördüzdü. Daha sonra da iki cihan serveri Efendimiz mânâda teşrif buyurdular, bir yetişkin erkek evlâd verdiler. Şimdi bunu yazan kardeşimiz taaccüble fakîre bakıyor. Amma işte böyle, pîrler seyr u sülûkta dervişlerine seneler evvel göçseler dahî aynı halleri, aynı mertebelerde farklı cilvelerle talim ediyor, yaşatıyorlar. Bunun akıl ile îzahı mümkün değildir. Daha evvel bunları duymuş olsaydın sonra da böyle şeyler görseydin belki hayal mahsûlü diyebilirdin. Amma sen bunları bilmezken “hüve hüve” sine aynı hali yaşatmaları tesadüfle yahut hayalinin yansımasıyla îzah edilebilir mi? İşte pîr yolu ve seyr u sülük aklın mâverasında hal yoludur. Gördüğünüz bu menzil sizi beşinci esmâ’ın sırrına âgâh edecek ve inşâallahu teâlâ, âb-ı Kevser’i bu âlemdeyken Efendimiz’in elinden içmek nasîb olacaktır. Bir nev’î şehâdet şerbeti olan bu Kevser size ebedî hayatiyetin zevkini ve şehâdetini bulduracaktır. Hak celle ve âlâ mübarek eylesin.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, tesbihatınız esnasında ve âlem-i mânâda ikram edilen o kokuya bûy-i Muhammedi yahut şemme-i Muhammedi denir. Aynen buyurduğun gibi gül kokusuna benzer ama gül değildir. Öd ile gül arası. Sonra bu koku zât-ı âlinizin vücûd ikliminde de zuhûr edecek, o koku sizde daha farklı bir kokuya tekallüb edecektir(dönüşecektir). İnsandaki parmak izi hiçbir insana benzemediği gibi evliyâullah yolunda seyr u sülük eden dervişlerin kokuları da nev-i şahsına münhasırdır. İnsanın zâhirinde de böyledir. Hiçbir insanın kokusu diğer insanın kokusuna benzemez. Esmâ-i ilâhîyenin letâifiyle bu esmâ’ın kokuları, Efendimiz(sav)’in buy-i Muhammedîleri, pirinden gelen koku ve sende vücûd bulan koku birbiriyle mezcolur, şahsına mahsus bir koku zuhûr eder. Bu dahî acayip bir şeydir. Meselâ, bir Nakşî dervişine bakarsın, aynı pîrden gelen o yolun kâmil dervişlerinin hem kokuları birbirine benzer hem de simaları, hatta oturduklarında mekânlarda neş’et eden koku aynıdır. Daha da acayibi, bir musafaha edip ellerini tutsan tenlerinin sıcaklığı hatta ciltlerinin husûsiyeti bile birbirine benzer haldedir. Halvetîsi, Kâdirîsi hepsi böyledir. Başlangıçta derviş simâsı hiç şeyhine ya da yoldaki büyüklerine benzemez haldeyken seyr u sülûkunda merhale kat ettikçe bir bakarsın ki siması değişmiş, ya mürşidine ya yolundaki büyüklerin simâsına benzemiş. Aslında maddî sahada da böyledir. Bir adamla kadın evlenir, bir müddet sonra karı kocanın sîması birbirine benzemeye başlar. Maddî sahadaki muhabbet bile o alışveriş neticesinde birbirine benzerliği vücûda getirir. Mânevî sahadaki muhabbet de böyledir. Sîmalar, kokular, tavırlar birbirine benzemeye, benzeşmeye başlar. Bizim yetiştiğimiz o eski insanlar birbirlerini kokularından ve simalarından tanır, hemen meşreplerini anlarlardı. Bu sebebden derviş olan kişi aklına estiği gibi koku da sürünemez. Zaten zevk aldığı, kendisine ihsan edilen kokusunun rayihası hasebiyle başka koku süremez hale de gelir. Kendisine eziyet veren kokulardan da öyle kokan mekânlardan da ictinab eder(kaçınır). Daha evvelce zikrettim mi, şu anda hatırlayamıyorum. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’deki Mutaffifin sûresini, kokusunu alarak okumaya gayret et. Bu anlattığım mânânın sırrını orada bulacaksın.

Zuhûr etmişken şunu da ilâve edelim. Cenâb-ı Yakub(as) oğlu Yusuf(as) tarafından Mısır’dan kendisine gömleğin gönderildiği esnada yanındakilere “Yusuf’umun kokusunu alıyorum.” demiştir. Hazret-i Fahr-i âlem(sav) Efendimiz de Üveys el Karanı Hazretleri’nin evini ziyaretinden sonra Cenâb-ı Ayşe Validemiz’e “Burada Rahmânın kokusunu alıyorum.” diyerek işarette bulunmuşlar ve sonra da bu zât-ı âliye hırkalarını göndermişlerdir. Bu hırka İstanbul’da şu sıralar inşa edilen Hırka-i Şerîf Câmii’nin içinde züvvara açık vaziyettedir(Ziyaretçilerin görebileceği şekildedir.). Bendeniz bu vesileyle büyüklerimden duyduğum hatta şâhid olduğum şu müjdeyi de size vereyim: Efendimiz(sav) ile hemen hemen her akşam görüşen bir zâta “İstanbul’daki Üveys el Karanî’ye verildiği iddia edilen hırka-i şerîf hakkında ne buyurursunuz?” diye sordular. O cevap vermedi. Ertesi günü sabah namazından sonra bu soruyu soran zâtlara “Kendilerine sordum, cevaben İstanbullulara hediyemdir.” buyurdular, dedi. Koku mes’elesinden buralara kadar geldik. Şemme-i Muhammedi hakkında daha evvel size ma’lûmat vermiştim. Allah bu kokuyu üzerimizden eksik etmesin.

Derviş İhsan Efendi oğlum, halvet her yolda vardır. Tarikatların seyr u sülûkuna göre şekilleri değişiktir. Amma hepsinde müşterek olan hususlar şöylece ta’dad edilebilir: Halvethane beş vakit namaz kılınan mekâna bitişik olacak. Zîrâ halvetnişîn, namaz vakitlerinde kimseyle konuşmamak, hiç kimseye bakmamak kaydı şartıyla cemaate dâhil olur. Hatta bazı tarîklerde mescide yüzünde nikabla çıkar. Namaza durduğu vakit nikabı kaldırır. Namazdan hemen sonra nikabı tekrar indirir. Bu meyânda cemaatle namaz kılmanın ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlatmama herhalde gerek kalmadı. Demek ki kişi cemaate dâhil olmakla cemiyete karışmış olmuyor. Namazda cemaat olma hali halvet ve uzlet neş’esini te’yid ediyor. Bizi benliğimizden alıyor. O halde cemaat kişiye halvet neş’esi verir. Halvette elde tesbih yoktur. Dilde de adetli tesbih yoktur. Ancak mürşidi kendisine belli bir adet tesbihat vermişse ve “Halvette de böyle çek.” dediyse istisnadır. Halvette saat yoktur. Uzanıp yatmak yoktur. Derviş dizleri ağrımasın diye oturduğu yere veya diz arasına yünden, pamuktan ma’mul keçemsi şeyler koyar. Başı düşmesin diye başına destek olan ‘mütteka’ yahut kollarının altına oturur vaziyetini koruması, uyurken de düşmemesi için ‘muin’ denilen değnekler konulur. Böylece âdetâ vücûd oturur haldeyken askıya alınır. Kendisine ne verilirse onu yer, bazen hiçbir şey de verilmeyebilir. İzin almadan halvetten çıkamaz. Çık denildiğinde de “Biraz daha kalayım.” diyemez. Zîrâ halvet ilk başta kişiye çok ağır gelir. Hatta ölmeye râzı olur, “Tek buradan çıkayım.” der amma halvetin zevki kişiyi tamamen istila edince bu sefer de “Öldürseler de çıkamam.” dermiş. Halvette mushaf verilmez. Halvetnişînin eline herhangi bir evrâd ya da kitap da verilmez, zaten ışık yok denecek kadardır. Kendi vücûduyla ve hiçbir şeyle meşgul olmasın, mevhum benliğinden kurtulsun, sadece zâtını tefekkür ve zikr ile meşgul olsun deyu halvet verilir. Efendimiz(sav)’in Hira’da inzivaya çekilmesi gibi. Hira’da mushaf yoktur, belli adette tesbihat yoktur. Kâbe-i Muazzama’ya, Resülullah Efendimiz’in nazarı ve cism-i pâkleri ölçüsünde düşünürsek, yakındır ve Mekke’nin Harem hudutları Kabe’ye dâhildir. Onun için Mekke’nin Harem hudutları içerisinde kılınan namaz ile Kâbe’nin yanında kılınan namaz arasında cemaat haricinde ecir farkı yoktur. Halvetin en önemli âdâbından biri sahih niyettir. Sahih niyet üzre olan derviş halvete girdiğinde “Şu an insanlar benim şerrimden emindir.” hissiyatına sahip olmalı. Şimdi taklidde kalan bazı sofiler, halktan uzlet lâzımdır; halk bizi bozuyor, mâneviyatımıza zarar veriyor diye halvetin kıymetini kendilerince takdir ediyorlar. Bu ahmaklık ve cahillik eseridir. Yani sen iyisin, doğrusun amma “Halk bozuk, uzlet lâzımdır.” diyorsun. Mahlûkatı şedîd, kendisini sahib-i hayır kabul eden kişinin halveti olur mu? Böyle halvet adamı Halvetî yapar mı? Efendimiz(sav)’in “Sizin hayırlınız, insanlardan uzlet eder, kimselerin görmediği bir yerde ibadet taata çekilir ve ‘Yâ Rabbî, benim şerrimden insanları muhafaza et.’diye dua eder.” buyurduğunu büyüklerimiz meâlen bizlere beyân ediyor. Yani niyet bozuk olursa zaten amel sâlih olmaz. Halvet, kişinin niyetiyle de olacak bir amel değildir. Kişi usûlüne uygun ve seyr u sülûkunda mezun olarak halvete dâhil olabilir.

Netice-i kelâm, İhsan Efendi oğlum, halvet, bulmak için uzlete çekilmek değildir. Halvet, bulan adamın bulduğuyla beraber olmak için uzlete çekilmesidir. Hani avâm arasında ne derler? Karı koca mahrem odalarına girdiğinde “Halvet oldular.” denir. Dolayısıyla celvette bulamayan, cemiyette müşâhede edemeyen kişi bir oyuğa, bir deliğe girmekle hayal ettiği hali bulamaz veyahut daha kötüsü, hayal ettiğini bulur ama asıl maksûduna erişemez.

Mürşid gerektir bildire 
Hakk’ı sana hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların
Bildikleri güman imiş

Gözümün nuru İhsan Efendi oğlum! Bir adam gözü açıkken mahlûkatta ve âlem-i hilkatte yani cemiyette Cenâb-ı Hakk’ın nişânelerini göremiyor ise gözünü kapatmakla, yummakla hiçbir şey göremez. Gözünü sırlamak, gördüğünü sırlamak içindir. Tefekkür et. Cenâb-ı Hakk bizleri râzı olduğu hal üzre eylesin. Kalplerimizdeki mâsiva muhabbetini ihraç eylesin. Sadırlarımıza ilhâmât-ı Rabbâniyesini havâle eylesin. Celvette halveti, halvette celveti idrak ile bizleri insan-ı kâmiller meyânına ilhak eylesin.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbı’l-kulûbi ve devaihâ ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifaihâ ve nuri’l-ebsâri ve zıyâihâ ve alâ âlihî ve sahbihi ecmaîn. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

Selâmetle

*Vird-i Settar, Halvetî pirlerinden Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri’nin tüm Halvetî kollarında okunan evradıdır.

Read Full Post »


Her şeyi kendi kudretiyle var eden, her şeyin kendisini zikrettiği, eşya­nın isimlerini hazret-i insana tâlim ve telkin eyleyen, her şeye muktedir, dilediğini mağfiret eden, dilediğini rızıklandıran, meşiyyet-i ilâhîyesinde insanı ve cümle mahlûkatı kabiliyetince tasarrufa mezun eyleyen Hâlık u külli şey’, Kâdir-i mutlak, Cenâb-ı Allah’a tüm “şey “ler adedince hamd ü senâ olsun. Bu vesileyle bizlere eşyanın hakikati keşfolsun.

Bahr-i ehâdiyyetin celâl ve cemâl tecellîlerinin mazharı, ilm-i ledûn deryasının gavvası ve muzhırı, âşıkların ve sâdıkların madeni, ilm-i hakikatin rehberi, beşeriyetin, betahsis ümmetinin şefaatkân-ı Ahmedi, nur-i ilâhî semâsının şems-i enveri, beşeriyetin zulmetle kararmış semâlarının mehtab-ı münevveri, gönüller sultanı, sırat-ı müstakimin sirâc-ı münîri, Efendimiz’e salât ve selâm olsun. Âl-i Muhammed, ashâb-ı Muhammed ve ezvâc-ı Muhammed hazerâtına salât ü selâmlardan hâsıl olan ecir ikram olunsun. Cümlesi, cümlemize yâr ve yoldaş olsun.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize ve gönlü sizinle beraber bulunan kardeşlerimizin üzerine olsun.

İhsan Efendi oğlum, evliyanın sözlerine kibar-ı kelâm denir, Velîler peygambere vâris olan zâtlardır. Binâenaleyh onlar zuhûr etmedikçe ve gönüllerine ilhâmât havale olunmadıkça mümkün mertebe söz sarfetmezler. Konuştukları zaman da bir sebebe binâen konuşur, hele hele sohbet açtıklarında yahut hitab ettiklerinde muhakkak emr-i mânevî ve zevk-i ilâhî ile kelâm ederler. Evliyâullahın isimlerini bilmek, en azından tarîkinin silsilesinde bulunan ve cümle tarikat ehlinin gönül silsilesinde mevcud olan velî zâtların ismini bilmek zât-ı âliniz için elzemdir. Evvelce zikrolundu, evliyâullahın ruhları, isimleri anıldığı demde bundan haberdar kılınır, zikredildikleri meclise ilâhî rahmetle ve nurla nüzûl ederler. Şeyhim, sultânım fakîre şöyle ta’rif ederdi; Oğlum, uyuyan kuşları bilirsin, boyunlarını kanatlarının altına doğru sokar öylece tünerler. Seslendiğin vakit hemen başlarını kaldırır, dikkat kesilirler. İşte evliyâullah hazerâtının ruhaniyetleri de böyledir. İsimleri anıldığı vakit hemen başlarını kaldırır, o meclislere ruhen intikal ederler. Tabiî ki bu sözler mânevi zevki olan kalbi uyanıklar içindir. Derdimiz münkiri ikrara getirmek değildir amma hiç böyle şey olur mu, diyenlere küçük bir îkazım var. Şeytan -şerrinden Allah’a sığınırız- ismi zikredildiğinde yahut onunla alakalı bir fiil işlendiğinde hemen o mecliste hazır olur. Allah’ın lanetinde olan şeytan bile anıldığında hemencecik orada bitiveriyorsa Allah Teâlâ’nın kabz-ı rahmânında ve ikramında olan velîler niye intikal etmesin? İşte bu kadarcık söz bunu kabul etmeyen münkirlere kâfi gelir. Hz, Ömer (ra) üç aylık mesafedeki komutanına sesleniyor ve o kumandan da Ömer Efendimizin sesini duyuyor. İşte aynı sır bu halin vârisleri arasında cereyan etmektedir, vesselâm.

Pek kıymetli İhsan Efendi oğlum. Pirimiz Ramazaneddin-i Mahfi Karahisarî Hazretleri, Rûmeli’nde Halvetî tarîkinin neşv u nemâ bulmasına çok büyük vesilelerde bulunmuştur. Silsilemizde olan zâtlann hayatlarını bilmek ve hatta Hâce Bahâüddîn-i Nakşibendî, Müceddid Ubeydullah-ı Ahrar, Pîr İmam-ı Rabbanî, Pîr-i Türkistan Ahmed-i Yesevî, Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve onun piri Pir Necmeddîn-i Kübra gibi zevât-ı kirâmın hayatlarını ve menkıbelerini iyice öğrenmek ve hatta sizin durumunuzda olan bir kâmil derviş için onlarla mânen alışverişte bulunmak lâzımdır. Pîr Ramazan Efendi Hazretleri’ni İstanbul’a gittiğinizde Kocamustafapaşa sem­tindeki ismiyle müsemma (yani Ramazan Efendi Camii’nde) camide ziyaret ediniz. Câmiinin yakınında halvethânesi bulunmaktadır. Bir müddet orada Hazret-i Pir ile rabıta ediniz. İstanbul, İslam coğrafyasında en çok tekke ve zâviyenin bulunduğu beldedir. Bu mübarek beldede kırka yakın pir vardır. Şimdi gözümde bir bir o mübarek şehrin velîleri canlanıyor.

Efendimiz (sav)’i Medine-i Münevvere’de, evinde misafir eden mihmândâr-ı Resûlullah Hz. Hâlid Ebâ Eyyûb el Ensarî ve yine Efendimiz’in “Ne güzel kumandandır’ diye müjde­lediği Fatih Sultan Mehmed Han Efendimiz’in makamlan gözümde tütüyor. İstanbul’da yaşayan insanlar ne kadar şanslı. Her sokakta, her semtte velîler makam tutmuş. Pîr Hüsameddîn-i Uşşakî, Pîr Ismail-i Rûmî, Pîr Sümbül Sinan, Pîr Musa Musluhiddîn Merkez Efendi, Seyyîd Nizam Hazretleri, Pîr Mehmed Emîn Tokadî, Pîr Abdulehâd en Nûr-i Sivasî, Pîr Ümmî Sinan, Pîr Muhammed Nasühî, Bayramı ricâlinden Pîr Himmet Efendi ve Şazeliyye, Bedeviyye, Rıfaiyye ve Nakşibendiyye’nin birçok meşayihi bu güzel beldede medfundur. Bu mübarek belde-i tayyibeye şöyle bir nazar eylesen “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” kelime-i tayyibesini aşikâre görürsün. Yeryüzünde Müslüman şehri olduğunu bu kadar bâriz vaziyette gösteren başka bir şehir yoktur dersem mübalağa etmiş olmam. Şehrin caddelerini ve sokaklannı dolaşan insanlar bile Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ve zikrine, muhakkak bir şekilde nail oluverirler. Zikretmeden, Fatiha okumadan burada yaşamak nerdeyse mümkün değildir. Semâlarında “Allahu Ekber” sesi, zemininde de şehit kanları vardır. İşte İstanbul’un Dersaadet ve Asitane olarak şöhret bulması boşuna değildir.

Seyyah İhsan Efendi oğlum, İstanbul hakkında çok güzel bir menkıbe var. Mademki yeri geldi, hem rahmete hem de ecdadımızı hayırla yâdetmeye vesile olur inşâallah. Fatih Sultan Hazretleri İstanbul’u fethettikten sonra hocası Akşemseddîn-i Velî’ye, “Bu fetih bize müyesser oldu lâkin merak ediyorum tekrar küffar eline geçmesi mukadder mi yahut bu beldenin Müslümanlann elinden çıkmaması için nasıl tedbir alalım?” diye sormuş. Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin halîfesi olan Akşemseddîn-i Velî Hazretleri bu mes’eleyi Cemâleddîn-i Halvetî Hazretleri’ne havale etmiş. “Bera­berce gidelim, Hz. Şeyh’ten bunu suâl edelim.” demiş. Hz. Şeyh Cemâleddîn Aksarayî Halvetî, Fatih Sultan Efendimizin bu sorusunu izn-i ilâhî ile şöyle cevaplamış: “Ey oğul, bu belde-i tayyibenin(güzel beldenin, İstanbul’un) kıyamet sabahına kadar küffâr eline geçmesini istemiyorsan öyle,bir nizam kur ki, her gün yetmiş bin kelime-i tevhîd bu mübarek beldenin semâlarına yükselsin. İşte o zaman düşman istilasından emin olur.” Hemen bunun üzerine Sultan Fatih Mehmed Han zikir halakalarının bulunduğu yerler ikame eylemiş. Meselâ Ayasofya Câmii, ki, diğer adı Câmi-i Kebîr’dir: Halvetîlere, Edirnekapusu’ndaki Kâriye Câmii ricâl-i Nakşiyye’ye havale edilmiş. Bunun gibi birçok sokak ve caddelere mescidler inşa edilmiş. Şerîat üzre bina olunan o mescidlere tarikat ehli sûfiler ta’yin edilmiş.

Bundan dolayı İhsan Efendi oğlum, yeryüzünde en çok câmi, mescid, tekke ve zâviye olan şehir İstanbul’dur. Hatrıma gelmişken şunu da arzedeyim: Sultan Fatih, Cemâleddîn-i Halvetî Hazretleri’ne hürmeten şehrin bir semtine Aksaray ismini ve bir mahallesine de Sofular ismini vermiştir. İnşâallah ziyaret ettiğinde Fatiha ve dualarını bu mekânlarda bol bol yaparsın. Bir velîyi göçtükten sonra ziyaret etmek, hal-i hayatında elini öpmekten farksızdır. Görenedir görene, köre nedir köre ne…
Cenâb-ı Hakk ziyaretle­rini şimdiden kabul buyursun. İstanbul’daki bir mühim makam da şehrin yani sur içinin en yüksek mahalli Edirnekapı civarında Hz. Pîr Nureddîn Cerrahî Efendimiz’in kabridir. Bu zât pîrimiz Ramazaneddîn-i Mahfî Hazretleri’nin yolundan gelen çok büyük bir zâttır. Hakkında muhtasar ma’lumât yerinde olacaktır. Zîrâ bu zât hâtemü’l-mûctehidîn’dir.

Tabiî şimdi bunu da anlatmak lâzım. İhsan Efendi oğlum, Hâtemü’l-evliyâ ile, hâtemü’l-müctehidîn ayrı mefhumlardır. Hâtemü’l-evliyâ kişinin velayet makamının nihayetinde olması mânâsına gelir. Yani herkesin kendine göre bir mânevî kabiliyeti vardır. Bu mânevi kabiliyet nisbetinde de velayet derecesi vardır. Velâyet derecesinin nihayeti nübüvvet makamı­nın başlangıcıdır. Hiçbir velî nebî olamaz; muhaldir. Fakat velîler muhakkak nebîlerin ve bilhassa Nebî-yi zîşan Efendimiz’in bir cihet­ten vârisidirler. Velîler nebilerden feyiz alır, ümmetin velîleri tâbi oldukları peygamberin feyzinden hissedar olurlar. Dolayısıyla birden fazla velî hâtemü’l-velâyet makamına çıkabilir. Amma hâtemü’l- müctehidîn, tarîkatta içtihad eden pîrleriri sonuncusu demektir. Yani bu pirden sonra ehl-i tarikata yeni esmâ nizamı yahut evrâd tertibi verilmeyeceğine işarettir. Bu hazretin Efendimiz(sav) ile acayip benzerlikleri vardır. Şöyle ki: Efendimiz’in ism-i âlisi Muhammed, peder-i muhtereminin ismi Abdullah, valide-i ismet penahlanın ismi Âmine, refîka-i hür iffetlerinin ismi ise Hatice’dir. Ayrıca veladet-i mübarekeleri(mübarek doğumlan) 12 Rebîu’l-evvel isneyn gecesidir(pazartesi). Hâtemü’l-müctehidîn olan bu zât-ı âlinin de ismi Muhammed, babasının adı Abdullah, valide-i muhteremelerinin adı Emine, zevce-i muhteremelerinin adı Hatice’dir ve acayip ki veladetleri (doğumları) 12 Rebîu’l-evvel İsneyn(Pazartesi) gecesidir.

Efendimiz hâtemü’l-nebiyyîn’dir. Nebilerin sonuncusudur. Hazret-i Pîr, Hâtemü’l-mûctehidîn’dir. Yani tarîkatta ictihad edenlerin sonun­cusudur. Bu sebebden dolayı kendisine pîrlerden mânevî emanetler verilmiştir. Hazret-i Abdulkâdir Geylânî saç tekbirlenmesini, Pîr Ahmed er-Rıfaî salât-ı kemâliyesini, Pîr Ahmed el-Bedevî, Bedevî güllesini, Pîr İbrahim-i Dussûkî mânevî terbiyesini,Pîr Bahâüddîn-i Nakşibendî aşr-ı şerifi, Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî sikke-yi şerîfelerini, Pîr Sümbül Sinan dalga tevhîdini, Pîr Azîz Mahmud Hüdayî kendisinden sonra gelen altıncı postnişînine emr-i mânevî ile bu hazrete mavi postunu ve daha birçok pîr mânevî emanetle­rinden bir veya birkaçını bu mübarek zâta tevdi’ eylemiştir.

Güzel evlâdım, bu kubbe altında nice ehl-i hal ve velâyet sahibi zâtlar mevcuttur. Hak Teâlâ cümlesinin feyzinden hissedâr eylesin. Zât-ı âlinize ilk mektubumda evliyânın tarîkleri bir su kaynağının muslukları gibi yani şadırvanın çeşmeleri gibi demiş idim. Kişi meşrebi ve mizacına göre bu kaynaklardan feyz almalı. Bu büyük zâtlann bulunması ümmet-i Muhammed için rahmettir ve çok büyük zenginliktir. Yoksa falanca pîr büyük filanca pîr ondan küçük, benim şeyhim keramet sahibi, seninkinden daha âli gibi sözleri ancak câhil cühela söyler. Azîzler bu sözlerden ve bu sözleri sarfeden kişilerden beridirler. Hangi Hak kapısı olursa olsun, ihlâs ile diz çöküp o kapıdan ilâhî rahmeti kana kana almak lâzımdır. Derviş başkasıyla uğraşmaz, samimiyetle bir kapıya bende olur. Böylece cümle pîranın feyzinden azamî müstefîd olur. Allah için birbirini seven iki kişiye bile Cenâb-ı Hakk rahmetini yağdırıyorsa hiç samimi dervişler mahrum kalırlar mı? Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri’nin buyurduğu gibi: “Allah bilir dervişlerin halini, vesselam”

İlâhî Yâ Rabbî, ismini andığımız anamadığımız, cümle ehl-i îmânın ruhlanm bizlerden hoşnud u razı eyle. Allah ve Resûl muhabbetini kalbden kalbe, akıtan her kim varsa Efendimiz’in Livâü’l-hamd’ı altında hepsini cem eyle. Allah için hizmet eden, Resûlullah’a âşık kulla­rınla kalblerimizi birleştirip Allah için birbiriyle sevişenlerden eyle. İlâhî yâ Rabbî, hakkı hak görüp tâbi olmakla bizi nzıklandır. Bâtılı bâtıl olarak görebilmek ve ondan kaçınabilmekle, rızkımıza mâni olacak ahvâlden bizi uzaklaştır. Bizleri hakka ve hakîkate muttali eyle. Gafletten halâs eyle. Hakk’a karşı agâh ve uyanık eyle. Cümle ihvan-ı yârânımızı gafletten îkaz eyle. Kabahatlerimizi afv ü setreyle. İçimizde ahlâk-ı rezile sahipleri var ise lütfen ve keremen hidayet eyle. Cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammedi ıslah eyle. Âhır ve akıbetlerimizi hayreyle. Sübhâne rabbike rabbil izzeti amma yasifun vesselâmun ale’l mürselîn velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

Read Full Post »


Dünya malı insan içindir; lakin insanın helaki de mal yüzündendir. Sır şuradadır ki ne koyup kaynatırsan içine, pekmezin tabiatı onu kendine benzetir. İş kendi varlığını koruyabilmede. Öte yandan tek damla zehir bir bedeni yok edebilir. Demek ki bünyeden bünyeye fark vardır.
Kendine güvenmiyorsa insan dünya ile sınanmaktan sakınmalı, bunun için dua etmeli.

Dünya, gönül ehli insanlar için bile yaman bir sınanma meydanıdır.

Bu sırrı anlatan güzel bir hikâye:

Sultan Ahmet’le aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri… Biri memlekette sultan. Diğeri gönüller sultanı; lakin birbirlerini de pek severler. Sultan Ahmet, gönülden bağlıdır Hüdayi Hazretleri’ne bir hediye sunmak ister ona. Mürşidi bu hediyeyi kabul ederlerse çok mutlu olacaktır.

Sultan, düşündüğü münasip hediyeyi bir gün Hüdayi Hazretleri’ne gönderir ama korkulan olur, hediye kabul edilmez. Bu reddediş, Sultan’a karşı gelmek, onu kırmak mânasına gelmez şüphesiz. Bir prensip meselesi. Allah dostlarının dünya metaına bakışının bir ölçüsü.

Sultan Ahmet, iade edilen değerli hediyeyi bu defa devrin maneviyat büyüklerinden Abdülmecid Sivasi’ye gönderir. Ve hediye kabul edilir.

Şimdi izaha muhtaç hayret-feza bir durum ortaya çıkmıştır.

Sivasi Hazretleri’ne söylerler: Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri bu hediyeyi kabul etmedi.

Cevap gelir:

– Hüdayi Hazretleri bir karga değil ki leşi kabul etsin!

Şimdi büyük bir istifham doğmuştur.

Bu defa Aziz Mahmud Hüdayi Hazret-leri’ne gider, soruya çevirerek ona sorarlar:

– Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi Şeyh Sivasî kabul etti.

Cevap gelir:

– Onun açısından bir mahzur yoktur çünkü derya bir miktar çamurla bulanmaz.

Ölçüye çok dikkat etmeli. Dünyada olmak ama ‘dünyacı’ olmamak.

Mal, mülk, şöhretin merkezinde olunsa da kalp selametini hep korumak!

Read Full Post »