Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘tasavvuf’ Category

IMG_0261İdelim aşk ile meşk

Erelim hakiki zevkü safaya

Avaz ittin Hayyüm Kayyum Ya Allah

Meydanımız Tevhid, gönlümüz Aşk doldu…

Read Full Post »

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların onsekizincisidir.

Zâtının nurundan nur-i evveli halkeyleyen, cümle kâinatı envâr-ı ilâhîyesiyle tezyin eyleyen, nuruna muhatab hazret-i insanı halkeyleyen, nuruyla insanı pür nur eyleyen, âhirde nurunun itmamına kulunu şâhid eyleyen, şehâdet nuruyla cemâlinin nurunu kullarına bahşeyleyen esmâ-ı ilâhîyesinin ve kelâm-ı sübhâniyesinin ve habîbinin nuruyla pür nur olan sırât-ı müstakimini bizlere şeriat, tarîkat, hakikat ve ma’rifet râhı olarak ihsan eyleyen Cenâb-ı zü’l-Celâl, ve’l-Kemâl, ve tekaddes Hazretleri’ne sonsuz hamd ü senâ olsun. Bu hamdin nuruyla gönüllerimiz pür nur olsun.

İnsanlığı zulmetten nura, gamdan sürura, firkatten huzura ve vuslata vesile kılan Cenâb-ı Hakk’ın nurunun mazharı, yaradılan ilk nur, yaradılmışların nurunun nuru, nurun âlâ nur sırrının kandil-i süreyyası, beşir ve nezir, sirâcen münîr, misbah-ı sudûr, gözlerimizin nuru, kalblerimizin sürûrü Efendimiz(sav)’e Cenâb-ı Hakk’ın nuru adedince salât ve selâm olsun. Bu salât ve selâmın nurundan âline ve ashâbına ve etba’ma dahî ikram olunsun.

Gözümün nuru, Cenâb-ı Hakk’ın bu fakîre ihsânı, İhsan Efendi oğlum, Esselâmu aleyküm.

Hak Teâlâ nurunu ziyâde eylesin. Kur’ân-ı Kerîm ve kelime-i tevhîd ile kalbini pür nur eylesin. Nurunla Efendimiz’in nurunu bir eylesin. Cenâb-ı Hakk senden râzı olsun.

İhsan Efendi oğlum, her geçen gün hem hizmetin hem bu hizmete binaen evrâd ü ezkârın artacak. Derler ya, Cenâb-ı Hakk, dağına göre kar verirmiş. İnşâallah bu kar Efendimiz(sav)’in buyurduğu gibi günahlarımızı temizleyip götüren kar suyu gibi olur. Bu da yanımıza inşâallah kâr olarak kalır. Zaten kişi hizmet edebilmek için vird ve zikre muhtaçtır. Çünkü ibadet, zikir ve mücâhede dervişin azığı gibidir. Azık olmadan yola çıkılmayacağı gibi ibâdât ü taat olmadan hizmette muvaffak olmak mümkün değildir. Hele dervişin zikri onun için nefes almak gibidir. Allah muhafaza, kişi taatsiz ve ibadetsiz hizmet etse belki insanlar ondan istifade eder fakat kendisi mânen iflasın eşiğine kadar gelir. Cenâb-ı Hakk’a boyun eğecek, itaat edeceksin ki, kulların hizmetini dimdik ayakta kalarak göresin. Eskilerin tabiriyle taatta dâim olacaksın ki hizmetle kâim olasın.

İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hakk verilmiş olan Vird-i Settar ‘ın sırrına ve feyzine eriştirsin. Ma’lûm, Vird-i Settar’ın söylenildiği gibi sabah namazından sonra okunması âdâbdandır. İstersen sabah namazını edâ eyledikten sonra ma’lûm sünnet tesbihâtını yaparsın, dua meyânında Vird-i Settar’ı okuyabilirsin. Yahut Âyet el-Kürsî okuduktan sonra doğrudan Vird-i Settar’a da başlayıp okuyabilirsin. Çünkü virdin sonunda otuz üç Sübhânallah, otuz üç elhamdülillah, otuz üç Allahuekber sünnet tesbihat vardır. Her ikisi de caizdir. Belki ileride mürşidin sana sabah namazı sonrası tesbihat verirse bunlardan sonra Vird-i Settar’ı okuman, dua yerine de kâim olduğundan daha iyi olur. Vird-i Settar çok bereketli bir evrâddır. Evrâd-ı şerîfeler büyüklerin kendi başlarına ictihad ettikleri ve böylece intihâb(seçerek, toplayarak) ettikleri dua kitapları değildir. Seyr u sülûkün kemâlinde ve neticesinde Hakk’a vâsıl olan bu zâtlara Hak Teâlâ kendisinin vâsıl olma sırrını sâliklerine tebliğ eylesin ve böylece bendegânı irşad eylesin deyu ihsanda bulunmuştur. Onlar dahî bu tevhîd ve irfan mektebinde talihlerine bu dersleri okutturmaya mezun olmuşlardır. İşte Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri bu izn-i ilâhîyeye tam ve kâmil olarak mazhar olmuş kitab sahibi zâtlardandır. Dünyanın dört bir tarafında Vird-i Settar okunmakta. Bu vird ile meşgul olanlar Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olma yolunda mesafe almışlardır. Allah cümlesinden razı olsun. Himmetleri üzerimize sayebân olsun.

İhsan Efendi oğlum, mânâda gösterilen o çocuklar senin veled-i kalbindir(kalb çocuğundur). Allah mübarek eylesin. Zîrâ hem bir değil üç çocuk zuhûr etmiş, erkek evlâd olması da ayrı bir sırdır. Oğlum, dervişlik mesleğine giren kişi âdetâ şeyhiyle mânen nikahlanır ve iki kalbin nikâhlanması neticesinde bazen erkek bazen kız çocuğu zuhûr eder. Buna veled-i kalb denir. Veled-i kalbin ahvâlini sana mürşidin âlem-i mânâda sırrıyla anlatacaktır. Şimdi bu satırları kaleme alan fakire yardımcı olan Abdullah kardeşim bu mevzulara âşinâ değil. Ol sebebden teferruatına girmek şu an için mümkün değildir. Zaten meşâyih hazerâtı da bu mevzu’u pek satıra getirmemişler. Halden hale kalbden kalbe bir alışveriştir vesselâm.

Bu mânevi nikâhtan çocuk olmayabilir. Veyahut zât-ı âlinizde olduğu gibi birkaç çocuk da olabilir. Bu, dervişin kabiliyetiyle alâkalı olduğu gibi aynı zamanda bir nasîb işidir. Her halükârda dervişe lâzım olan rıza kapısında isbat-ı vücûd edip, kanaat üzre teslimiyetle sülûkuna devam etmektir. İnşâallah Cenâb-ı Hakk size mürşid olmayı nasîb edecek. Bu haber size müjde gibi de gelebilir, mahzun olmanıza da vesile olabilir. İkisi de doğrudur. Çünkü her mürşid müridinin irşada mezun olmasını ister. Her hocanın talebesini hoca olarak görmek istemesi gibi. Amma mes’ûliyeti, hizmeti ağırdır. Çünkü en zor hizmet insana hizmettir. Bu veled-i kalb(kalb çocuğu) elbette çocuk kalmaz. Çocuk nasıl yaşar, büyür, kalb çocuğu da belli bir kemâle erer. Yalnız bedenî birleşmeden vücûda gelen çocuk gibi değildir. Bedenin ölümü vardır. Bu mânânın ma’rifet meyvesi olan çocuğun ölümü yoktur. Sırrı vardır. Tefekkür et. Bu kadar kâfidir. Ancak şu kadarını ilâve edeyim ki, evliyânın sırrı ile bu kalb çocuğunun alakası erbâbına malûmdur.

Hatırıma gelmişken bir malûmat daha arzedeyim, belki ileride sizden feyiz alan zâtlara bu terbiye sahasında hizmet ederken lâzım olur. Kalb çocuğu kız olursa seyr u sülûkunu tamamlayacağına lâkin başka kişiye seyr u sülük yaptırmaya henüz izin olmadığına işarettir. Amma Allah Teâlâ’nın acayip tecellîleri vardır. Hani nasıl biz dünya hayatında evlâd ediniyoruz veya evlatlık alıyoruz. Bazı kimselere başkasından doğan çocuğun vesayeti verilir ve böylece o kişi çocuk sahibi gibi olabilir. Yolumuzda bu nev’î haller de vardır. Seyr u sülük dışarıdan bakılarak anlaşılan yollardan değildir. Dâhil olanın aldığı zevkin ise ta’rifi mümkün değildir. Ne acayip şeydir ki fakîr de aynı esmâda şeyhimden veled-i kalb sahibi olunduğuma müjde almış idim. Hatta fakîrinki dördüzdü. Daha sonra da iki cihan serveri Efendimiz mânâda teşrif buyurdular, bir yetişkin erkek evlâd verdiler. Şimdi bunu yazan kardeşimiz taaccüble fakîre bakıyor. Amma işte böyle, pîrler seyr u sülûkta dervişlerine seneler evvel göçseler dahî aynı halleri, aynı mertebelerde farklı cilvelerle talim ediyor, yaşatıyorlar. Bunun akıl ile îzahı mümkün değildir. Daha evvel bunları duymuş olsaydın sonra da böyle şeyler görseydin belki hayal mahsûlü diyebilirdin. Amma sen bunları bilmezken “hüve hüve” sine aynı hali yaşatmaları tesadüfle yahut hayalinin yansımasıyla îzah edilebilir mi? İşte pîr yolu ve seyr u sülük aklın mâverasında hal yoludur. Gördüğünüz bu menzil sizi beşinci esmâ’ın sırrına âgâh edecek ve inşâallahu teâlâ, âb-ı Kevser’i bu âlemdeyken Efendimiz’in elinden içmek nasîb olacaktır. Bir nev’î şehâdet şerbeti olan bu Kevser size ebedî hayatiyetin zevkini ve şehâdetini bulduracaktır. Hak celle ve âlâ mübarek eylesin.

Muhterem İhsan Efendi oğlum, tesbihatınız esnasında ve âlem-i mânâda ikram edilen o kokuya bûy-i Muhammedi yahut şemme-i Muhammedi denir. Aynen buyurduğun gibi gül kokusuna benzer ama gül değildir. Öd ile gül arası. Sonra bu koku zât-ı âlinizin vücûd ikliminde de zuhûr edecek, o koku sizde daha farklı bir kokuya tekallüb edecektir(dönüşecektir). İnsandaki parmak izi hiçbir insana benzemediği gibi evliyâullah yolunda seyr u sülük eden dervişlerin kokuları da nev-i şahsına münhasırdır. İnsanın zâhirinde de böyledir. Hiçbir insanın kokusu diğer insanın kokusuna benzemez. Esmâ-i ilâhîyenin letâifiyle bu esmâ’ın kokuları, Efendimiz(sav)’in buy-i Muhammedîleri, pirinden gelen koku ve sende vücûd bulan koku birbiriyle mezcolur, şahsına mahsus bir koku zuhûr eder. Bu dahî acayip bir şeydir. Meselâ, bir Nakşî dervişine bakarsın, aynı pîrden gelen o yolun kâmil dervişlerinin hem kokuları birbirine benzer hem de simaları, hatta oturduklarında mekânlarda neş’et eden koku aynıdır. Daha da acayibi, bir musafaha edip ellerini tutsan tenlerinin sıcaklığı hatta ciltlerinin husûsiyeti bile birbirine benzer haldedir. Halvetîsi, Kâdirîsi hepsi böyledir. Başlangıçta derviş simâsı hiç şeyhine ya da yoldaki büyüklerine benzemez haldeyken seyr u sülûkunda merhale kat ettikçe bir bakarsın ki siması değişmiş, ya mürşidine ya yolundaki büyüklerin simâsına benzemiş. Aslında maddî sahada da böyledir. Bir adamla kadın evlenir, bir müddet sonra karı kocanın sîması birbirine benzemeye başlar. Maddî sahadaki muhabbet bile o alışveriş neticesinde birbirine benzerliği vücûda getirir. Mânevî sahadaki muhabbet de böyledir. Sîmalar, kokular, tavırlar birbirine benzemeye, benzeşmeye başlar. Bizim yetiştiğimiz o eski insanlar birbirlerini kokularından ve simalarından tanır, hemen meşreplerini anlarlardı. Bu sebebden derviş olan kişi aklına estiği gibi koku da sürünemez. Zaten zevk aldığı, kendisine ihsan edilen kokusunun rayihası hasebiyle başka koku süremez hale de gelir. Kendisine eziyet veren kokulardan da öyle kokan mekânlardan da ictinab eder(kaçınır). Daha evvelce zikrettim mi, şu anda hatırlayamıyorum. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’deki Mutaffifin sûresini, kokusunu alarak okumaya gayret et. Bu anlattığım mânânın sırrını orada bulacaksın.

Zuhûr etmişken şunu da ilâve edelim. Cenâb-ı Yakub(as) oğlu Yusuf(as) tarafından Mısır’dan kendisine gömleğin gönderildiği esnada yanındakilere “Yusuf’umun kokusunu alıyorum.” demiştir. Hazret-i Fahr-i âlem(sav) Efendimiz de Üveys el Karanı Hazretleri’nin evini ziyaretinden sonra Cenâb-ı Ayşe Validemiz’e “Burada Rahmânın kokusunu alıyorum.” diyerek işarette bulunmuşlar ve sonra da bu zât-ı âliye hırkalarını göndermişlerdir. Bu hırka İstanbul’da şu sıralar inşa edilen Hırka-i Şerîf Câmii’nin içinde züvvara açık vaziyettedir(Ziyaretçilerin görebileceği şekildedir.). Bendeniz bu vesileyle büyüklerimden duyduğum hatta şâhid olduğum şu müjdeyi de size vereyim: Efendimiz(sav) ile hemen hemen her akşam görüşen bir zâta “İstanbul’daki Üveys el Karanî’ye verildiği iddia edilen hırka-i şerîf hakkında ne buyurursunuz?” diye sordular. O cevap vermedi. Ertesi günü sabah namazından sonra bu soruyu soran zâtlara “Kendilerine sordum, cevaben İstanbullulara hediyemdir.” buyurdular, dedi. Koku mes’elesinden buralara kadar geldik. Şemme-i Muhammedi hakkında daha evvel size ma’lûmat vermiştim. Allah bu kokuyu üzerimizden eksik etmesin.

Derviş İhsan Efendi oğlum, halvet her yolda vardır. Tarikatların seyr u sülûkuna göre şekilleri değişiktir. Amma hepsinde müşterek olan hususlar şöylece ta’dad edilebilir: Halvethane beş vakit namaz kılınan mekâna bitişik olacak. Zîrâ halvetnişîn, namaz vakitlerinde kimseyle konuşmamak, hiç kimseye bakmamak kaydı şartıyla cemaate dâhil olur. Hatta bazı tarîklerde mescide yüzünde nikabla çıkar. Namaza durduğu vakit nikabı kaldırır. Namazdan hemen sonra nikabı tekrar indirir. Bu meyânda cemaatle namaz kılmanın ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlatmama herhalde gerek kalmadı. Demek ki kişi cemaate dâhil olmakla cemiyete karışmış olmuyor. Namazda cemaat olma hali halvet ve uzlet neş’esini te’yid ediyor. Bizi benliğimizden alıyor. O halde cemaat kişiye halvet neş’esi verir. Halvette elde tesbih yoktur. Dilde de adetli tesbih yoktur. Ancak mürşidi kendisine belli bir adet tesbihat vermişse ve “Halvette de böyle çek.” dediyse istisnadır. Halvette saat yoktur. Uzanıp yatmak yoktur. Derviş dizleri ağrımasın diye oturduğu yere veya diz arasına yünden, pamuktan ma’mul keçemsi şeyler koyar. Başı düşmesin diye başına destek olan ‘mütteka’ yahut kollarının altına oturur vaziyetini koruması, uyurken de düşmemesi için ‘muin’ denilen değnekler konulur. Böylece âdetâ vücûd oturur haldeyken askıya alınır. Kendisine ne verilirse onu yer, bazen hiçbir şey de verilmeyebilir. İzin almadan halvetten çıkamaz. Çık denildiğinde de “Biraz daha kalayım.” diyemez. Zîrâ halvet ilk başta kişiye çok ağır gelir. Hatta ölmeye râzı olur, “Tek buradan çıkayım.” der amma halvetin zevki kişiyi tamamen istila edince bu sefer de “Öldürseler de çıkamam.” dermiş. Halvette mushaf verilmez. Halvetnişînin eline herhangi bir evrâd ya da kitap da verilmez, zaten ışık yok denecek kadardır. Kendi vücûduyla ve hiçbir şeyle meşgul olmasın, mevhum benliğinden kurtulsun, sadece zâtını tefekkür ve zikr ile meşgul olsun deyu halvet verilir. Efendimiz(sav)’in Hira’da inzivaya çekilmesi gibi. Hira’da mushaf yoktur, belli adette tesbihat yoktur. Kâbe-i Muazzama’ya, Resülullah Efendimiz’in nazarı ve cism-i pâkleri ölçüsünde düşünürsek, yakındır ve Mekke’nin Harem hudutları Kabe’ye dâhildir. Onun için Mekke’nin Harem hudutları içerisinde kılınan namaz ile Kâbe’nin yanında kılınan namaz arasında cemaat haricinde ecir farkı yoktur. Halvetin en önemli âdâbından biri sahih niyettir. Sahih niyet üzre olan derviş halvete girdiğinde “Şu an insanlar benim şerrimden emindir.” hissiyatına sahip olmalı. Şimdi taklidde kalan bazı sofiler, halktan uzlet lâzımdır; halk bizi bozuyor, mâneviyatımıza zarar veriyor diye halvetin kıymetini kendilerince takdir ediyorlar. Bu ahmaklık ve cahillik eseridir. Yani sen iyisin, doğrusun amma “Halk bozuk, uzlet lâzımdır.” diyorsun. Mahlûkatı şedîd, kendisini sahib-i hayır kabul eden kişinin halveti olur mu? Böyle halvet adamı Halvetî yapar mı? Efendimiz(sav)’in “Sizin hayırlınız, insanlardan uzlet eder, kimselerin görmediği bir yerde ibadet taata çekilir ve ‘Yâ Rabbî, benim şerrimden insanları muhafaza et.’diye dua eder.” buyurduğunu büyüklerimiz meâlen bizlere beyân ediyor. Yani niyet bozuk olursa zaten amel sâlih olmaz. Halvet, kişinin niyetiyle de olacak bir amel değildir. Kişi usûlüne uygun ve seyr u sülûkunda mezun olarak halvete dâhil olabilir.

Netice-i kelâm, İhsan Efendi oğlum, halvet, bulmak için uzlete çekilmek değildir. Halvet, bulan adamın bulduğuyla beraber olmak için uzlete çekilmesidir. Hani avâm arasında ne derler? Karı koca mahrem odalarına girdiğinde “Halvet oldular.” denir. Dolayısıyla celvette bulamayan, cemiyette müşâhede edemeyen kişi bir oyuğa, bir deliğe girmekle hayal ettiği hali bulamaz veyahut daha kötüsü, hayal ettiğini bulur ama asıl maksûduna erişemez.

Mürşid gerektir bildire 
Hakk’ı sana hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların
Bildikleri güman imiş

Gözümün nuru İhsan Efendi oğlum! Bir adam gözü açıkken mahlûkatta ve âlem-i hilkatte yani cemiyette Cenâb-ı Hakk’ın nişânelerini göremiyor ise gözünü kapatmakla, yummakla hiçbir şey göremez. Gözünü sırlamak, gördüğünü sırlamak içindir. Tefekkür et. Cenâb-ı Hakk bizleri râzı olduğu hal üzre eylesin. Kalplerimizdeki mâsiva muhabbetini ihraç eylesin. Sadırlarımıza ilhâmât-ı Rabbâniyesini havâle eylesin. Celvette halveti, halvette celveti idrak ile bizleri insan-ı kâmiller meyânına ilhak eylesin.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbı’l-kulûbi ve devaihâ ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifaihâ ve nuri’l-ebsâri ve zıyâihâ ve alâ âlihî ve sahbihi ecmaîn. Velhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn.

Selâmetle

*Vird-i Settar, Halvetî pirlerinden Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri’nin tüm Halvetî kollarında okunan evradıdır.

Read Full Post »

Ey Harabati;

Gittin, söyledin, sordun…

Niyet eyledin;

Gece verdiler cevabı.

Dediler;

Her daim vazifesine müdriktir.

Elhamdülillah.

 

Read Full Post »

Allah’a giden yollar, mahlûkatın aldığı nefes sayısıncadır” (et-turuk ilallâhi bi-adedi enfâsi’l halâik) denmiş…

“Ama kendisi de bir mahlûk olan akıl, bu çokluktaki yolları birbirine karıştırır ve yolun sonundaki hedefi değil, yolu bile bulamaz…” diye kendilerine yalnızca akıllarını değil, ama aynı zamanda gönüllerini de rehber edinenler, o yolu bulmanın yolunu göstermişler. Onlara “Pîr” denmiş, yani yol-başı. O yolda yürümeye de “seyr-i sülûk”… Hakk’a ulaşmanın yalnızca yükümlülüklerin yerine getirilmesi ile mümkün olamayacağını, mutlaka ve mutlaka muhabbet-sevgi-aşk olgusunun da devreye girmesi gerektiğini anlatmışlar. Bu anlatımı da yalnızca dilleri ve kalemleri ile değil, halleri ile yapmışlar. İşte buna tasavvuf denmiş.

İstanbul. “el-Beldetü’t-Tayyibe”. Kutlu şehir. Müjdeli şehir. Tarihin en büyük askerî başarılarından olan fetihten sonra, bir başka sivil başarı ortaya kondu bu müjdeli şehirde. Yüksek askerî başarılarla zapt ve feth edilen ülkelerde; sanat, kültür ve bilim temelleri atılmamış ve yerleştirilmemişse, o zaptedilen yerlerin elde tutulmasının mümkün olamayacağı gerçeğinden hareket eden, İstanbul’un yeni ve ebedî sahipleri; Anadolu’dan, Rumeli’den ve hatta Hıristiyan Avrupa’dan uzak Asya’ya kadar dünyanın her yerinden bilim ve sanat adamlarının yanı sıra pek çok ârif kişilerin İstanbul’a gelmelerini sağladı.

Konstantinopolis’i İstanbul yapan Türk’ün yüce irade ve gayreti şimdi bir başka hedefe yönelmişti: İstanbul’u Türk dünyasının ve İslâm âleminin fikir, ilim, sanat ve özellikle gönül merkezi yapmak…

Kendisi “Sultân-ı İklîm-i Rûm” iken; Akşemseddin, Şeyh Vefâ, Cemâleddîn-i Halvetî gibi gönül ve mâna sultanlarının huzurunda huzur bulan Sultan II. Mehmed Hân ve emrindekiler, İstanbul’u kiliselerinden surlarına, ayazmalarından saraylarına, derelerinden yol ve binalarına kadar Türk ve İslâm rûhu ile nakış işler gibi işliyorlardı. Ayasofya’nın minaresi İstanbul’un arzından semasına yükselen şehadet parmaklarının ilki olmuştur. Valens (Bozdoğan) su kemerinin yanı başındaki (bugün İmrahor Camii olan) kilise de İstanbul’un en kıdemli Mevlevîhânesi… Bugünün Koca Mustafa Paşa’sındaki Kızlar Manastırı ise en kıdemli Halvetî Dergâhı (Yani Sünbül Efendi Tekkesi). Rumeli Hisarı’nın tepelerindeki Nâfî Baba Bektâşî Dergâhı’ndan, Üsküdar Paşalimanı’ndaki Ahî Tekkesi’ne kadar sur dışı ve Fatih’teki Emir Buhârî Nakşibendî Tekkesi’nden, Topkapıdaki Bayrâmî Tekkesi’ne kadar sur içi İstanbul’u tasavvuf olgusunun lokalleri ve elbette gönül imaretleri olan dergâh-tekke-zaviyelerle mânalandırılıyordu. Bu gönül imâretlerinde, bildiğimiz imârethânelerdeki gibi bir doyma-doyurma işlemi vardı. İmârethânelerde bedenlerin doyurulmasına karşı, buralarda gönüller doyuruluyordu ve imâr ediliyordu.

Medeniyetin en kalıcı ürünlerinin mimarî eserler olduğunu biliyoruz. Meselâ eski Mısır’ın, antik Yunan ve Roma’nın müziği bugüne gelememiş. Ama, Piramitler, eski Yunan ve Roma’nın tapınakları, anıtları duruyor. Ömr kelimesinden türemiş olan îmar, mîmar, mâmur, tâmir kelimelerinin içerdiği iç anlam, imâret kelimesinde de var. İşte İstanbul’un ilk gönül imâretleri olan dergâhlarda, gönülleri gönül mimarları tarafından tamir edilip mâmur hale getirilen kişiler gibi sonradan gelen nesillerin de gönülleri mâmur olsun diye düşünenler, Feth-i Mübîn câzibesi ile İstanbul’a gelenlerden sonra da artık İstanbul’un kendi câzibesi ile aynı faaliyete devam ettiler. Sur içi İstanbul’unun yanı sıra Galata’da Mevlevîhâne, Topkapı dışında Merkez Mûsâ Muslihuddin Hz. ile Sünbülî Halvetî Dergâhı, Kasımpaşa’da Hz. Hüsameddin-i Uşşâkî Âsitânesi ve devam ederek Üsküdar’da Hz. Muhammed Nasûhî, Azîz Mahmûd Hüdâî, Hz. Ahmed-i Raûfî Âsitâneleri ve daha sayılamayacak kadar gönül imârethâneleri imârı ve tâ 1800’lerin sonlarında Beşiktaş, Alibeyköy ve Unkapanı’ndaki Şâzelî dergâhları ve Hırka-i Şerif’teki Altay Tekkesi diye tanınan Kenan Rifâî Hazretlerinin yaptırdığı Rifâî Tekkesi… Tam 362 tane… Dünyanın hiçbir şehrinde bu kadar çok dergâh yok. İslâm medeniyetinin her alanda en zirve ürünlerinin oluşturulduğu İstanbul, tasavvuf medeniyetinde de zirve. Yavuz Sultan Selim Han’dan sonra aynı zamanda Makarr-ı Hilâfet (Müslümanların halifelik merkezi) olan İstanbul’da bu kadar çok dergâh olması bu sebebe de bağlanamaz. Emevî hilâfetinin merkezi Şam’da da, Abbâsî Hilâfetinin merkezi Bağdat ve Moğol istilâsından sonra Kâhire’de de bu kadar çok sayıda dergâh yok. Niye İstanbul’da bu kadar çok?

İstanbul’u elde tutmanın, fethetmekten daha zor ve daha önemli olduğunu çok iyi idrak eden Fatih Sultan Mehmed Han, sosyal ve ekonomik düzen ile birlikte âdil ve kuvvetli bir devlet idaresinin dahî elde tutmaya yeterli olmadığını ve mutlaka başka tedbirler almanın gerekli olduğunu görmüştü. Bu “başka tedbir”lerin ne olacağı hakkında her zaman yaptığı gibi, Akşemseddin Hazretleri’ne danıştı ve şu cevabı aldı:

“Hünkârım, İstanbul’a dâvet buyurduğunuz mâna sultanları arasında şimdi eski Kızlar Manastırı’nda ikâmet eden Cemâledîn-i Halvetî Hazretleri var. Ferman buyurulursa hem ziyaretine gidelim, hem de bu tedbirleri O’na soralım.”

Ve Cemâleddin-i Halvetî Hazretleri buyurdular:

“Allah katında, dünya hâkimiyeti adâlete bağlıdır. Peygamberimiz Efendimiz bile, İran kisrâsı “Âdil” lâkaplı Nûşirevân’ın ateşperest olmasına rağmen “Âdil bir hükümdar zamanında doğduğum için memnunum” buyurduğunu bilirsiniz. Hiç ayrım yapmadan insanlara merhamet ve adâletle, bütün yaratılmışlara da şefkatle muamele eylerseniz şüphesiz nebîler ve salihlerle haşrolunursunuz. Çünkü Resûlullah böyle buyurdular. Ve buna ilave olarak, Müslümanların ağzından her gün bu İstanbul semâlarına, Efendimiz Hazretleri’nin Hadîs-i Şerîflerine uyarak 70.000 Kelime-i Tevhîd, Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesi yükselirse, bu İstanbul’un fethini sultanımıza müyesser kılan yüce Rabbimin inâyetinden umarım ve dilerim ki bu müjdeli-kutlu beldeyi kıyâmete kadar elimizde tutarız.”

Ve giderek 362 taneyi bulan İstanbul dergâhlarındaki haftanın belli gün ve gecelerinde yapılan âyin-i evliyâullah denen zikir merâsimlerinde her gün elliye yakın dergâhta 70 binlerce kelime-i tevhîd İstanbul semâlarına ve tabiidir ki Allah katına yükseldi (tasavvuf erbâbı dervişlerin kendi kişisel günlük kelime-i tevhîd tesbihâtı hariç) ve Cemâleddin Halvetî Hazretleri’nin dileği gerçekleşti. 1453’den 1925’e kadar tam 472 sene…

Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi iken, Yahya Kemal Bey’e bir sohbet sırasında İstanbul’un nüfusunu sormuşlar. Üstad oldukça uzun bir müddet düşündükten sonra: “30 milyon civarındadır” diye cevap vermiş. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz” denilince de şöyle demiş: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız”.

İşte İstanbul’da Beykoz’dan Eyüp Sultan’a, Alibeyköy’den Üsküdar’a, Yeniköy’den Yedikule’ye kadar her semte yayılmış tekkelerin pek çoğunda bulunan hazîrelerin varlığı, bugün bir çok insanı psikolog ve psikiyatrise mecbur eden ölüm korkusunu yok eden bir olgu… Zaten tasavvuf, kişinin yalnızca dünya hayatını değil ebedî hayatını da tanzîmine yönelik değil midir?

Tasavvufun en önemi maddî görüntüsü olan tekke binasının bu kadar çok sayıda olması, bu binalardaki mürşid ve tabii ki mürîd sayısının da İstanbul’da, dünyadaki her şehirden daha çok olduğunun bir göstergesi. Ve İslâm tasavvufu, yalnızca bir inanç sistemi değil, fakat bir yaşam tarzı olduğu için tasavvuf, hayatın tâ içinde. Ve İstanbul’da da en çok sayıda. Bütün yaşam tarzlarını oluşturan en önemli olgu, kültür. Dünyanın en büyük tasavvuf erbâbı nüfusuna sahib İstanbul, tabiidir ki tasavvuf kültürünün en yoğun yaşandığı şehir. Topluma kalıcı ilim ve sanat eserleri kazandıran kişilerin ya bizzat tasavvuf erbâbı olduğu veya bir tasavvuf erbâbından terbiye gördüğü inkâr olunamaz bir gerçektir. Bu da tasavvuf kültürünün yalnızca tasavvuf erbâbıyla sınırlı olmayıp, bütün topluma etki eden bir kültür olduğunu gösterir.

2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, 1453’den beri zaten öyledir. Yalnızca tasavvuf kültürü açısından 2010 yılına bakalım. Mimarîden başladığımızda 1925’ten bu yana bir çok eser ortadan kalkmış olsa bile, 2010’da halâ, dünyanın en çok dergâh binasına sahip şehri İstanbul.

Bir kısmı cami olarak kullanılıyor:

Küçük Ayasofya Camii: Celvetî Tekkesi

Üsküdar Nasûhî Camii: Nasûhî Şabânî Âsitânesi

Üsküdar Azîz Mahmûd Hüdâî Camii: Celvetî Âsitânesi

Koca Mustafa Paşa Camii: Sünbülî Âsitânesi

Cihangir Camii: Halvetî Cihangirî Âsitânesi

Koca Musafa Paşa’da Ramazan Efendi Camii: Halvetî Ramazânî Âsitânesi

Beşiktaş Ertuğrul Camii: Şâzelî Tekkesi

Beşiktaş Yahya Efendi Camii: Nakşibendî Tekkesi

Üsküdar Çiçekçi Küçük Selimiye Camii: Nakşibendî Tekkesi

Şehremini Raşid Efendi Camii: Sâdî Tekkesi

Merkez Efendi Camii: Sünbülî Tekkesi

Zeynepkâmil’de Kartal Baba Camii: Kâdirî Tekkesi

Tophane’de Karabaş Camii: Kâdirî Tekkesi

Yavuz Selim’de Kumrulu Mescidi: Halvetî-Cerrâhî Tekkesi

Vefâ Camii: Zeyniye Tekkesi

Üsküdar Atik Valide Camii: Halvetî-Şabânî Tekkesi

Üsküdar Divitçi Mustafa Efendi Camii: Celvetî Tekkesi

Ayvansaray’da Emir Buhârî Mescidi: Nakşibendî Tekkesi

Eyüp Bahâriye Şah Sultan Cami: Sünbülî Tekkesi

Eminönü Arpacılar Camii: Kadirî Tekkesi

Sultan Ahmet Akbıyık Camii: Halvetî Tekkesi

Kadırga Saraç İshak Camii: Rifâî Tekkesi

Kadırga’da Sokollu Mehmet Paşa Camii: Halvetî Tekkesi

Kumkapı Nişancasında Havuzlu Mescid: Uşşâkî Tekkesi

Fatih Dülgerzâde Camii: Nakşibendî Tekkesi

Aksaray Hasan Halife Kilise Camii: Sâdî Tekkesi

Fatih Sinanağa Süleyman Efendi Camii: Zeynî ve Halvetî Tekkesi

Draman Yunus Ağa Camii: Bayrâmî ve sonra Sünbülî Tekkesi

Nişancı Mehmet Paşa Camii: Sivasî sora Cerrâhî Tekkesi

Fatih İsmet Ağa Camii: Nakşibendî Tekkesi

Balat Ferruh Kethuda Camii: Sünbülî Tekkesi

Eğrikapı İvaz Efendi Camii: Kadirî Tekkesi

Mevlânakapı Mimar Acem Camii: Halvetî Tekkesi

Şehremini Başçı Mahmud Camii: Gülşenî Tekkesi

Cerrahpaşa Seyyid Halife Cami: Zeynî sonra Halvetî Tekkesi

Salı Pazarı İlyas Çelebi Camii: Celvetî sonra Kâdirî Tekkesi

Kasımpaşa Piyalepaşa Camii: Kadirî tekkesi

Beylerbeyi Havuzbaşı Camii: Kadirî Tekkesi

Üsküdar Karakadı Alaeddin Camii: Halvetî Tekkesi

Kozyatağı Abdülhalîm Efendi Camii: Rifâî tekkesi

Mevlanâkapı Tarsus Camii: Rifaî Tekkesi

Üsküdar Kapıağası Camii: Cerrâhî Tekkesi

Üsküdar Balaban İskelesi İsfendiyar Mescidi: Sâdî Tekkesi

Hasköy Abdüsselâm Camii: Kâdirî Tekkesi

Eyüp Musa Çavuş Mescidi: Sâdî sonra Rifâî sonra Nakşibendî Tekkesi

Eyüp Kaşgârî Camii: Nakşibendî Tekkesi

Üsküdar Kurban Nasuh: Rifâî Tekkesi

Üsküdar Kısıklı Selâmi Ali Efendi Camii: Celvetî Tekkesi

Üsküdar Fıstıklı Selâmi Ali Efendi Camii: Celvetî Tekkesi

Üsküdar Nuh Kuyusu Fenâî Ali Camii: Celvetî Tekkesi

Fatih Hâcegî Mescidi: Cerrâhî Tekkesi

Balat Molla Aşkî Camii: Gülşenî Tekkesi

Silivrikapı Karagöz Mescidi: Cerrâhî Tekkesi

Kartal Mârûfî Camii: Rifâî Tekkesi

Silivrikapı Hacı Cihad Camii: Cerrâhî Tekkesi

Samatya’da Uşşâkî Camii: Uşşâkî Tekkesi

Silivrikapı dışında Seyyid Nizam Camii: Şâbânî Tekkesi

Savaklar’da Hıramî Ali Paşa Camii: Uşşâkî Tekkesi

bir tanesi müze:

Galata Mevlevîhânesi,

bazıları restore edilmekte:

Yenikapı ve Bahâriye Mevlevîhâneleri

Eyüp Otakçılar’da Sertarikzâde Halvetî-Cerrâhî Tekkesi

Üsküdar Ahmediye’de Rifâiye’den Sandıkçı Tekkesi, Kadırga’da Buhara Tekkesi

Üsküdar Toygartepe’de Selâmî ve Ramazânî Tekkesi (Alâeddin Köstendilî) gibi

ve birçokları da ziyâretgâh:

Eyüp Sultan’da Ümmî Sinan Âsitânesi

Sur içinde Seyyid Nizamoğlu Seyyid Seyfullah Tekkesi

Eyüp Otakçılarda Abdülmecid Sivâsî ve Abdülehad Nûrî Âsitânesi

Üsküdar Mevlevîhânesi

Ayasofya’da Erdebilî Tekkesi

Eyüp Sultan Bostan İskelesi’nde Hüsrev Paşa Tekkesi

Nişanca’da Murâd-ı Buhârî Tekkesi

Üsküdar Çinili Camii yakınındaki Ümmî Ahmed Efendi Tekkesi gibi.

Bu kadar çok mimârî-maddî eserle sembolize edilmiş olan tasavvuf kültürü İstanbul’un günlük hayatının nasıl da tâ içinde… Hele günlük konuşmalarda yer alan birçok ibarenin de tasavvuf kökenli olduğu göz önüne alındığında bu husus daha da belirginleşiyor: “Sabah-ı (akşam-ı) şerifler hayrolsun”, “Bu işi de 66’ya bağladık”, “Gayret kuşağı kuşanmak”, “Vur abalıya”, “Abayı yakmak”, “Abdala mâlum olmak”, “Pabucu dama atılmak”, “yol-yordam”, “Çelebi adam”, “Ayran budalası”, “Ağızı kara”, “Eyvallah”, “Avam”, “Havas”, “Nazar”, “Lokma görmek”, “Kul”, “Bende”, “Hû” gibi daha nice tasavvuf âdetlerinden yansıyan tâbirler, deyimler…

Tasavvuf kültürünün mîmarîde ve lisandaki yansımalarının hemen yanı sıra mûsikîdeki yansımalarından da söz etmek elbette gerekir. Tasavvuf mûsikisi diye adlandırılan Mevlevî âyinlerinden mersiyelere, ilâhîlerden naatlara kadar pek çok formdaki eserlerin bestekârları da büyük bir çoğunlukla İstanbul’da. Tasavvuf mûsikîsinin -mîraciye hariç- en büyük formu olan Mevlevî âyinleri hep İstanbul’da bestelenmiş (1925’den önceki dönemde bir Kâhire bir Edirne bir İzmir, 1925 sonrasında da bir Konya var). Diğer formdaki eserlerin bestekârlarının ve bu eserlerin en iyi icrâcılarının da İstanbul’da olduğu ve Anadolu ve Rumeli’nin şehirlerindeki icrâcıların da hemen hepsinin İstanbul’da meşk ve terbiye gördükleri bir gerçektir.

2010 Avrupa Kültür Başkentlerinden bir de (Almanya’daki Essen şehrinden başka) Macaristan’daki Pecs şehri… Pecs, elbette ki İstanbul’da en yüksek seviyesine ulaşan tasavvuf kültürünün ve yaşantısının bir dergâh olgusu olarak günlük hayata yansıdığı Türk-İslâm coğrafyasının en batıdaki şehri, Pecs Mevlevîhânesi ile, en kuzeyde Kırım, en güneyde Mekke, en doğuda Tebriz ve en batıda Pecs şehirleri arasındaki 170’i aşkın mevlevîhânenin batıya uzanan en son noktası…

O kültür başkentinde bile tasavvuf var !

Çünkü Tasavvuf, hayattır. Hem de fânî dünya hayatı değil. Ebedî hayat! “Kün” “Ol” emri ile başlayıp türlü safha ve boyutlardan geçerek bugünün dünya hayatı olan, yarının âhiret hayatı olacak olan ve daha sonra da mahşerden itibaren ebeden sürecek olan hayat…

Şeyh Ömer Tuğrul İnançer

Read Full Post »